Çevre Uyuşmazlıklarında Karşılaşılan Zorluklar
- 2 days ago
- 6 min read

Enerji yatırımlarının küreselleşmesi ve uluslararası ticaret hacminin artması; sosyoekonomik eşitsizliklerin derinleşmesi, enerji piyasalarında jeopolitik risklerin artması, doğal kaynakların zaman içinde azalarak yok olması gibi birden çok çevresel sorunu doğurmuştur. İklim krizinin artması ve enerji yatırımlarının küresel ekonomide edindiği yeri arttırması sonucunda hem uluslararası hukuk alanında hem de ülkelerin iç hukuklarında birtakım düzenlemelerin gereği öne çıkmıştır. United Nations Framework Convention on Climate Change kapsamında COP21 zirvesinde imzalanan[1] Paris İklim Anlaşması gibi uluslararası anlaşmalar doğrultusunda, devletlerin iç mevzuat düzenlemelerinde sera gazının azaltılması, yeşil enerjiye yönelim ve yeşil enerji geçişinin bulundurulması konuları zorunlu hâle gelmiştir. Bu kapsamda da çevre uyuşmazlıkları, yüksek çevresel etkiye sahip sektörlerde (enerji, inşaat, ulaştırma, madencilik vb gibi) yoğunlaşmıştır. Uyuşmazlıklar sıklıkla yatırım tahkimi, ticari tahkim ve devletler arası tahkim alanlarında ortaya çıkmaktadır:
(i) Yatırım Tahkimi: Ev sahibi devletlerin çevreyi korumak için tasarlanan ve yürürlüğe konulan düzenlemelerden dolayı söz konusu ev sahibi ülkede yer alan yabancı yatırımcıların zarara uğramaları sebebiyle başvurdukları çözüm yöntemi olmaktadır.
(ii) Ticari Tahkim: Şirketlerin birleşme ve devralma süreçleri (M&A), bu süreç sonrasında ortaya çıkan çevresel teminat ihlalleri ile kirlilik nedeniyle oluşan zararların tazmini talebi ve çevre düzenlemelerine uyumla ilgili anlaşmazlıklarda ortaya çıkmaktadır.
(iii) Milletler Arası Tahkim: Uluslararası anlaşmalar kapsamında devlet sınırlarını aşan kirlilik ve ortak kaynakların yönetimine ilişkin çıkan uyuşmazlıkları kapsamaktadır
Çevre uyuşmazlıklarının çözümünde tahkim yargılamasına başvurulması, zaman içerisinde artış göstermiştir. Bu durum tahkimin özerk (arbitration autonomy) ve taraflar arası (inter parties) niteliği ile Çevre Hukuku’nun kamusal (publicus) ve evrensel (erga omnes) karakterini bağdaştırmasında bazı doktrinsel tartışmalar doğurmuştur. Çevre Hukuku ve uluslararası tahkimin kesişim alanında Yeşil Tahkim kavramı güçlenmeye başlamıştır. Bu makalenin konusu gereği, sorunun teşhis edilmesinde bu kavram hakkında da kısaca bilgi verilecektir.
Yeşil Tahkim; Usulün Yeşillendirilmesi ve Esasın Yeşillendirilmesi olarak iki ayrı başlık altında incelenmektedir:
i- Usulün Yeşillendirilmesi, tahkim yargılamasıyla karbon ayak izinin düşürülmesi hedeflenirken kağıtsız dosyalama, sanal duruşmalar ve sadece gerekli seyahatlerin yapılması gibi usul ekonomisine de katkısı bulunan pratikleri içermektedir.
ii- Esasın yeşillendirilmesi; çevre tahkimlerinin asıl odak noktası olan iklim değişikliği, sınırı aşan kirlilik ve doğal kaynakların usule aykırı işletilmesi gibi uyuşmazlıkların tahkim yolu vesilesiyle çözülmesidir.
Tahkim yargılamasının aksine mahkeme süreçlerinin nispeten uzun sürelerde tamamlanması ve daha masraflı olması bir kenara, farklı yargı sistemleri arasında mahkeme kararlarının uygulanması da yetersiz kalmıştır. Dolayısıyla ihtiyaca karşılık gelmeyen mahkeme yargılamalarına karşın Uluslararası Tahkim; çevre ve iklime ilişkin uyuşmazlıkların çözümünde tarafsız, hızlı ve ayrıca yargı alanında yetki sınırlandırılması olmaksızın kararın uygulanabilirliği yönüyle birtakım avantajlara sahiptir.
Çevre sorunlarına ilişkin Tahkim uyuşmazlıklarının temelinde yer alan sebepler değişiklik gösteriyor olsa da bu uyuşmazlıkların büyük çoğunluğu, doğası gereği çevreye zarar verme potansiyeli taşıyan büyük ölçekli endüstriyel projelerden kaynaklanmaktadır. Endüstriyel faaliyetlerin yarattığı bu çevresel riskler ve oluşan zararlar, günümüzde çevre uyuşmazlıklarının sayısını artırmakta ve tarafların bu sorunlarının çözümünde Tahkim yoluna başvurma sıklığını belirgin şekilde yükseltmektedir.[2]
Söz konusu uyuşmazlıklar, çevre düzenlemelerine ilişkin maddelerin endüstriyel dönüşüm süreçlerinde sözleşmelere dahil edilmesi ve uluslararası çevre anlaşmalarında taraf devletin yükümlülükleriyle kendini göstermektedir. Paris İklim Anlaşması’nın (Paris Climate Agreement, 12 Aralık 2015) devletlere getirdiği yükümlülüklere uyum sağlanması amacıyla; sözleşmelerde mevcut sistemlerin dönüştürülmesi, emisyon oranın azaltılması veya bu ve sonraki sistemlerin yeni standartlara uygun hale getirilmesi ile ilgili düzenlemeleri öne çıkmaktadır. Milletlerarası Tahkim Komisyonu’nun (1923, International Chamber of Commerce (ICC))[3]2019 yılında yayımladığı rapora göre, proje sahiplerinin finansman otoritelerinden kesin kabul alabilmek için enerji verimliliği, enerji üretimi ve karbon emisyonunun azaltılması gibi bazı hedeflere bağlı kalmak zorunda olması, ekonomik kâr hedeflerini karşılayamaması riskini de artırdığı belirtilmiştir. Söz konusu durum dolayısıyla hukuki uyuşmazlık sayısının ilerleyen zamanda artması beklenmektedir. [4]
Çevre Uyuşmazlıklarındaki Zorluklar
Çevre uyuşmazlıklarına ilişkin tahkim yargılaması sürecinde sıklıkla tahkimin klasik yapısı ve çevre hukukunun ilkeleri arasında örtüşmeme durumu söz konusu olmaktadır. Tahkim yargılamasının kamuya kapalı olarak yürütülmesi ve ulusal mahkemelerde görülmemesi tahkimin gizlilik esasının temelini oluştururken, yargılamanın gizlilik çerçevesinde yürütülmesi ise ayrıca kamuoyunun bilgi almasını engellediğinden sürecin meşruiyeti hakkında soru işaretlerini barındırır.
Bilimsel ve Teknik Yorumların Yapılması
Hakem heyetlerinin hukuk kökenli oldukları göz önünde bulundurularak, çevre uyuşmazlıklarında zararın tespit edilmesi adına teknik verilerin ve etki analizlerinin heyet tarafından yorumlanması yetersiz kalabilmektedir. Buna ek olarak, çevre kirliliğinin oluşmasında zarar kaynağının tespit edilmesini güçleştiren birtakım unsurlar bulunmaktadır. Bu unsurlar, emisyon tespitlerinin denetimlerindeki zaman ile söz konusu kirletici salınım esnasındaki zaman farkıyla ilgili mevzuatların zaman içerisinde karışıklığa sebebiyet vermesi ihtimali göz önünde bulundurularak, çevre kirliliği, emisyon ve analizlemelerde denetimlerin maliyetli olması ile firmaların ticari sır kapsamındaki maddeleri öne çıkarabilmesidir. Kaynakların tespit edilmesinde yaşanan zorluk sorumluluk atfında zorluğu da beraberinde getirmektedir.
Taraf Ehliyeti Sorunu
Tahkim anlaşmalarının nispiliği ilkesi gereği, yargılama tahkim uyuşmazlığının tarafları arasında dayandığı sözleşme ile geçerli olmaktadır. Nispilik ilkesi neticesinde çevresel zarardan etkilenen yerel topluluklar ve sivil toplum kuruluşları, tahkim yargılamasında taraf sıfatına sahip olamamaktadır.[5] Bu durum, çevresel zararın meydana gelmesi sonucunda oluşan zarardan mağdur olan kimselerin, mevcut tahkim yargılaması ile hak aramasını engellemektedir. Sivil toplum kuruluşlarının ve zarardan etkilenenlerin yargılama aşamasına taraf olarak katılamaması, yargılamanın ağırlıklı olarak ticari perspektiften tek boyutlu ilerlemesi sonucunu doğurmaktadır. Burada “amicus curiae” kavramı devreye girmektedir. Amicus curiae, davanın tarafı olmayan kişinin yargılama sürecine önemli derece katkı sağlaması gayesiyle dilekçe veren veya yargılama makamı tarafından dilekçe vermesi talep edilen kişidir. Bu kişilerin yargılama aşamalarına dahil edilmesi önem teşkil etmektedir. [6]
Bu tıkanıklığın giderilmesi için çözüm yolu olarak UNCITRAL Şeffaflık Kuralları ve Mauritius Sözleşmesi devreye girebilmektedir. Bu sözleşmeler gereği, kamu yararının söz konusu olduğu durumlarda hakem heyetleri, sivil toplum kuruluşlarının yazılı beyan sunmasına izin verme yetkisine sahiptir.[7] Böylece uyuşmazlığın çevresel ve sosyal boyutuna ilişkin yetkin bir üçüncü taraftan bilgi alınması sağlanabilmektedir. Hukukun insan merkezli yapılandırılması için bu sözleşmeler emisyondan zarar göre mağdur taraf lehine büyük bir adımdır.
Hukuki Çerçevede Belirsizlik Riski
Uluslararası hukukta Çevre Hukuku; ihtiyat ilkesi, kirletenin ödeme sorumluluğu ilkesi gibi soyut ilkelere dayanmasından dolayı hakemler tarafından söz konusu soyut ilkelerin ulusal mevzuata ve yatırım anlaşmalarına doğru ve uygulanabilir şekilde entegre edilmesi çabasını güçleştirmektedir. [8]
Ayrıca İkili Yatırım Anlaşması (Bilateral Investment Treaty (BIT)) ile uluslararası çevre anlaşmalarının aynı doğrultuda olması gerekmektedir. Aksi takdirde BIT ile uluslararası anlaşma arasında norm çatışması ortaya çıkmaktadır. Hakem heyeti tarafından hem yatırımcının hem de devletin çevre koruma hakkının gözetilmesi, taraflar arasındaki bu dengenin kurulmasında ise tutarlı bir uluslararası tahkim içtihadı geliştirilmesi gerekmektedir. Bunun için 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi (VCLT) uyarınca, hakemler bir sözleşmeyi yorumlarken "taraflar arasındaki ilişkilerde uygulanabilir diğer uluslararası hukuk kurallarını" da dikkate alma yetkisine sahiptir.
Hakem heyeti; taraflar arasındaki sözleşmedeki bir BIT maddesi yorumlanırken devletin taraf olduğu Paris İklim Anlaşması veya Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi hükümlerini yorum aracı olarak kullanmalı, yatırımcının beklentisini bu uluslararası yükümlülükler ışığında değerlendirmelidir. Bu sayede norm çatışmasının önüne geçilecektir.
Sorunlar içerisinde ayrıca ve özellikle “kirleten öder ve ihtiyat ilkeleri” gibi soyut ilkelerin somut olayda nasıl vuku bulacağı belirsizdir. Hakemlerin uygulamada yer alan bu belirsizliği doldurması için International Bar Association (“IBA- 1947,New York Üniversitesi (University Club, New York City ”/”Uluslararası Barolar Birliği”) veya International Union for Conservation of Nature ( “IUCN-1948, İsviçre”/“Doğayı Koruma Birliği”) tarafından yayımlanan çevresel hukuk ilkeleri rehberlerine ve soft law metinlerine atıf yapması, her türlü haksız savunmaların temelini de oluşturmakta kullanılabilecek soyut ilkelerin somut, teknik standartlara dönüştürülmesini sağlayacaktır.
Çevresel Sorunlara Tazminatın Ötesinde Çözümlerin Sunulması Gerekliliği
Çevre uyuşmazlıklarında verilen kararlar sıklıkla zararın giderilmesi amacıyla verilen maddi tazminatlardır. Çevre uyuşmazlıkları ile eski hâline getirme, anlaşmaya aykırılık neticesinde sözleşme ile belirlenen spesifik performans veya zararın önlenmesine yönelik tedbirlerin alınması gibi yolların artırılmasını gerektirebilmektedir. Fakat geleneksel tazmin yolu olarak parasal giderim çevre uyuşmazlıklarında zararı tam anlamıyla ortadan kaldırmamakta, gerekli olan çözümü sunmamaktadır. Yargılamanın asıl mahiyeti zararın giderimi, hasarın giderimi veya ekolojik değerlerin korunması olduğundan geleneksel tazminatın çözüm gücü çok zayıf kalmaktadır. Bunun yanı sıra çevrede meydana gelen mevcut zararın parasal değerinin tam anlamıyla hesaplanması için dayanılacak kriterler de belirsizdir.
İşte burada da çevresel zararların tazmini yalnızca parasal olduğunda hukuku iki ana maddeye yönlendirmektedir.
1. Yetersiz ifa: Kirletilen bir doğal kaynağın karşılığında ödenen miktarın zararın geri gelmesine etkisi olmamakla yargılamanın nihai amacı olan adaleti sağlamanın gerçekleşmemesidir. Bununla ekolojik değerlerin fiilen korunması veya eski hale getirilmesi hedeflenmektedir.
2. Zararın Hesaplanmasında Zorluk: Kirleticilerin salınımının rüzgar, yağmur gibi doğal yollarla başka yerlere taşınması sonucu işletmenin sorumlu tutulması yönündeki eksik delillendirme, kirlenmenin değişkenliğinde ölçüm zamanındaki farklılıklar ve yüksek hassasiyet gerektiren ekipmanların olmaması gibi etmenler , zararın tam hesaplanmasında zorlukları doğurmaktadır.
Uluslararası hukukun genel ilkesi olan eski hâle getirme yoluyla tazminin ifa edilmesi, çevre davalarında birincil telafi yöntemi olarak kabul edilmelidir. [9] Hakem heyetleri tarafından tazminata hükmedilmeden önce, zararın fiziksel olarak giderilmesinin mümkün olup olmadığı araştırılmalı, yatırımcıya nakdi ödemek yerine kirlenen sahanın temizlenmesi veya bozulan habitatın rehabilite edilerek eski hâline gelebilmesine imkân sağlanmalıdır.
Sonuç olarak, çevre uyuşmazlıklarının tahkim yoluyla çözüm süreçlerinde etkin şekilde hayata geçirilmesinin sağlanması; tahkimin gizlilik ve taraflar arasında olması ilkeleri ile kamu yararı, sürdürülebilirlik ve insan merkezli hukuk anlayışı doğrultusunda yeniden yorumlanması gerekmektedir. Çeşitli sözleşmelerde tanınan yetkilerle üçüncü taraf katılımının sağlanması ve bu çerçevede de zararın hesaplanıp tazmin edilmesinde yeni çözüm modellerinin geliştirilmesi, çevre hukukunun uluslararası ilkelerle uyumlu ve sürdürülebilir kılınmasını sağlayacaktır.
Referanslar
[2]https://wedocs.unep.org/bitstream/handle/20.500.11822/43008/global_climate_litigation_report_2023.pdf?sequence=3
[4] ICC Commission Report on Resolving Climate Change Related Disputes through Arbitration and ADR.
[6] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4578354, sf 89-90 / Garner, 2010: 98




Comments