Usule İlişkin Konular
01 Eyl 2026

Türkiye’de Üçüncü Kişi Dava Finansmanı (Third-Party Litigation Funding): Karşılaştırmalı Hukuk ve Tahkim Uygulamaları Üzerine Bir İnceleme

Oğuzhan Karlı

Oğuzhan Karlı

Genel Yayın Yönetmeni & Hukuk Koordinatörü

15 DAKİKAProfile Git

Giriş

Küresel uyuşmazlık çözümü ekosistemi, son yirmi yıl içerisinde finansal mühendislik mekanizmalarının hukuki süreçlere entegrasyonu ile derinden yapısal bir dönüşüm geçirmektedir. Bu dönüşümün merkezinde, geleneksel yargılama ve tahkim pratiklerini temelden sarsan ve yeniden şekillendiren Üçüncü Kişi Dava Finansmanı (Third-Party Litigation Funding  (“TPLF”)) kurumu yer almaktadır. Tarihsel süreçte adaletin ticarileşmesini önlemek amacıyla geliştirilen ve üçüncü kişilerin başkalarının uyuşmazlıklarına müdahil olmasını yasaklayan katı doktrinlerin gölgesinde kalan TPLF, günümüzde adalete erişimi teşvik eden, asimetrik güce sahip taraflar arasındaki ekonomik dengesizliği ortadan kaldıran ve şirketler için sofistike bir kurumsal risk yönetimi aracı işlevi gören modern bir finansal mekanizma haline gelmiştir. Avustralya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri gibi bazı Anglo-Sakson yargı çevreleri, bu sektörü yönetmek için özel, ayrıntılı ve spesifik yasal düzenlemeler ve denetim mekanizmaları geliştirmişken, Kıta Avrupası hukuk sistemine dâhil olan pek çok ülke bu modern fenomeni yönetmek için hâlihazırda var olan genel borçlar hukuku ve medeni usul hukuku prensiplerine güvenerek bir nevi yasal gri alanda faaliyet göstermektedir[1]. Türkiye, bu ikinci kategorinin en çarpıcı ve dinamik örneklerinden birini teşkil etmektedir.

Türk hukuk sisteminde, üçüncü kişi dava finansmanını açıkça yasaklayan veya spesifik olarak izin veren, sınırlarını çizen özel bir kanuni düzenleme (sui generis bir yasal çerçeve) bulunmamaktadır. Bunun yerine, TPLF sözleşmelerinin hukuki geçerliliği ve operasyonel sınırları, Türk Borçlar Kanunu'nda (“TBK”) güvence altına alınan ve temel bir anayasal hak olan sözleşme özgürlüğü prensibinden neşet etmektedir[2]. Türkiye'nin, özellikle İstanbul Tahkim Merkezi (“ISTAC”) ve İstanbul Ticaret Odası Tahkim ve Arabuluculuk Merkezi (“İTOTAM”) gibi kurumların yükselişiyle birlikte, uluslararası ticari ve yatırım tahkimi için bölgesel bir cazibe merkezi statüsünü sağlamlaştırması, yabancı sermayenin, küresel dava finansörlerinin ve Türk maddi ve usul hukuku çerçevesinin kesişim noktasında derinlemesine bir doktriner analizi zorunlu kılmaktadır.

Bu yazı ile, üçüncü kişi dava finansmanının yapısal unsurlarını karşılaştırmalı hukuk teorisinden ve güncel akademik literatürden yoğun bir şekilde faydalanarak incelemekte ve ardından Türk hukukundaki çerçevesini analiz etmektedir. Türk Borçlar Kanunu'nun maddi sınırları, Türk Avukatlık Kanunu'nun dayattığı katı etik kısıtlamalar, masraflar için teminat kurumunun usuli dinamikleri ve Chartered Institute of Arbitrators (“CIArb”) 2025 Kılavuzu gibi uluslararası tahkim standartlarının gelişen manzarası incelenerek, Türkiye'de TPLF'nin hukuki topografyası haritalandırılmaktadır.

1. Üçüncü Kişi Dava Finansmanının Tarihsel ve Felsefi Temelleri

Türkiye'deki mevcut hukuki durumu tam olarak kavrayabilmek için, üçüncü kişi dava finansmanına yönelik tarihsel önyargıların ve bu kurumu şekillendiren felsefi tartışmaların kökenlerine inmek elzemdir. TPLF'nin modern hukuk sistemlerindeki kabulü, yüzyıllar süren ve temelde "adaletin ticarileştirilmesi" korkusu etrafında şekillenen bir evrimin sonucudur.

Antik çağlarda, yargılama son derece kişisel bir süreç olarak kabul edilmekteydi ve bir başkasının davasına finansal veya stratejik destek sağlamak, yargı sisteminin kötüye kullanılması olarak görülüyordu. Antik Yunan'da bu tür eylemler sycophancy (iftiracılık/jurnalistlik) olarak adlandırılarak kınanmış, Roma Hukukunda ise calumnia (kötü niyetli dava açma) kavramı altında değerlendirilerek yasaklanmıştır. Orta Çağ'a gelindiğinde, feodal İngiltere'de yargı sisteminin zengin ve güçlü feodal baronlar tarafından rakiplerini zayıflatmak amacıyla silah olarak kullanılmasını engellemek için Common Law (Ortak Hukuk) sisteminde maintenance (haksız dava destekçiliği), champerty (davadan pay alma amacıyla destekleme) ve barratry (sürekli ve haksız yere dava açma kışkırtıcılığı) doktrinleri geliştirilmiştir. Bu doktrinler, yargılamaya taraf olmayan birinin, hukuki bir meşruiyeti (legitimate concern) olmaksızın yargılamayı finanse etmesini veya davadan elde edilecek gelirden pay almasını bir haksız fiil ve hatta bir suç olarak tanımlamıştır[3].

Ancak bu katı yasaklar, adalete erişimi yalnızca kendi finansal gücü olan zengin zümrelerin ayrıcalığı haline getirmiştir. 19. yüzyılın ortalarında ünlü İngiliz filozof ve hukukçu Jeremy Bentham, maintenance ve champerty doktrinlerine karşı şiddetli bir eleştiri başlatarak, bu kuralları adalete erişimi kısıtlayan "barbarca önlemler" olarak nitelendirmiş ve yoksul bireylerin haklarını arayabilmeleri için üçüncü kişi finansmanının gerekliliğini savunmuştur. Bentham'ın bu felsefi öncülüğü, yirminci yüzyılın ikinci yarısında hukuki bir karşılık bulmuş; Birleşik Krallık 1967 yılında bu doktrinleri suç olmaktan çıkarmış, Avustralya ise 1995 ve 2006 yıllarında yasal istisnalar ve yüksek mahkeme kararları ile TPLF endüstrisine resmi olarak yeşil ışık yakmıştır.[4]

Buna karşılık, Türkiye'nin de dâhil olduğu Kıta Avrupası (Civil Law) hukuk sistemlerinde maintenance ve champerty gibi doğrudan üçüncü kişilerin davaya müdahalesini suç sayan spesifik Common Law doktrinleri hiçbir zaman var olmamıştır. Ancak Kıta Avrupası sistemleri, adaletin onurunu ve avukatlık mesleğinin bağımsızlığını korumak amacıyla Roma Hukukundan miras kalan pactum de quota litis (hasılı davaya iştirak yasağı) kuralını sıkı bir şekilde uygulamıştır. Bu kural, avukatların temsil ettikleri davanın konusu olan mal veya haktan ayni olarak pay almalarını yasaklamaktadır. Dolayısıyla, Kıta Avrupası sistemlerinde üçüncü kişi finansmanına yönelik temel felsefi engel, üçüncü kişinin müdahalesinden ziyade, hukuki uyuşmazlığın ticari bir metaya dönüştürülmesi ve avukat-müvekkil ilişkisinin zedelenmesi endişesi etrafında şekillenmiştir[5]. Günümüzde ise, TPLF'nin adalete erişimi (access to justice) sağlayan modern bir araç olduğu yönündeki küresel konsensüs, her iki hukuk sisteminde de bu eski yasakların yumuşatılmasına veya tamamen ortadan kalkmasına yol açmaktadır.

2. Üçüncü Kişi Dava Finansmanının Yapısal Unsurları ve Kavramsal Mimarisi

Türkiye'deki hukuki çerçeveyi analiz etmeden önce, üçüncü kişi dava finansmanının kavramsal sınırlarını netleştirmek gerekmektedir. Zira bu kavramın aşırı geniş tanımlanması, geleneksel hukuki koruma sigortalarını (legal expenses insurance) veya avukatların başarı ücreti (contingency fee) anlaşmalarını da bu kapsama dâhil ederek düzenleyici çerçeveyi karmaşıklaştırabilir. Aşırı dar bir tanım ise, finansörlerin işlemleri yasal boşluklardan faydalanacak şekilde yapılandırmasına ve denetimden kaçmasına olanak tanır.

Güncel hukuk doktrini, soft-law (esnek hukuk) kaynakları ve özellikle Avrupa Hukuk Enstitüsü (European Law Institute (“ELI”)) prensipleri ışığında, ticari nitelikteki üçüncü kişi dava finansmanı dört temel yapısal unsur etrafında şekillenmektedir.

2.1. Dava ve Tahkim Masraflarının Finanse Edilmesi

İlk ve en belirgin yapısal unsur, dışarıdan sağlanan sermayenin fonksiyonel olarak spesifik bir hukuki uyuşmazlığın maliyetlerini karşılamaya tahsis edilmesidir. Modern TPLF uygulamalarında "masraf" kavramı son derece geniş yorumlanmaktadır. Bu finansman, yalnızca mahkeme harçlarını ve finanse edilen tarafın avukatlık ücretlerini değil; aynı zamanda uzman mütalaası ücretlerini, yeminli tercüme masraflarını, tanık giderlerini ve kurumsal tahkimlerde talep edilen yüksek miktarlı avans ödemelerini de kapsamaktadır.

Daha da önemlisi, gelişmiş finansman modellerinde fon sağlayıcılar, davanın kaybedilmesi durumunda karşı tarafın vekalet ücreti ve masraflarını ödeme yükümlülüğünü (adverse costs) de üstlenmekte veya bu riski bertaraf etmek için "Olay Sonrası Sigortası" (After-the-Event / ATE Insurance) primlerini finansman paketine dâhil etmektedirler. Bu yapı, finanse edilen tarafın uyuşmazlık sürecinde yaşayabileceği tüm finansal darboğazları ve likidite krizlerini ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.

2.2. Finansörün Uyuşmazlığa Yabancı ve Bağımsız Bir Dış Süje Olması

İkinci kritik unsur, finansmanı sağlayan kuruluşun uyuşmazlığın esasına tamamen yabancı, dışsal bir varlık (external entity) olmasıdır. Finansör, yargılamanın veya tahkimin maddi bir tarafı olmamalı ve finanse edilen taraf ile davanın ekonomik riskini doğal olarak üstlenmesini gerektirecek organik, hukuki veya kurumsal bir bağa (örneğin, bir ana şirketin yavru şirketini finanse etmesi durumu) sahip olmamalıdır[6]. Bu bağımsız dış süje statüsü, TPLF'yi bir davacının kendi avukatıyla yaptığı başarıya dayalı ücret anlaşmasından (contingency fee) kesin çizgilerle ayırmaktadır. Günümüzde bu dış süjeler genellikle bu iş için özel olarak kurulmuş (Deminor, Omni Bridgeway, Nivalion gibi) devasa fonlar, serbest fonlar (hedge funds) veya kurumsal yatırım bankalarıdır.

2.3. Ticari Motivasyon ve İvazlılık (Remuneration)

Bir üçüncü kişi, zayıf bir tarafı desteklemek gibi altruistik (özgecil) amaçlarla, belirli bir alanda içtihat oluşturmak gibi stratejik hedeflerle veya tamamen siyasi saiklerle bir davayı finanse edebilir. Ancak dar anlamda ve ticari bağlamda TPLF, finansörün mutlak surette ekonomik bir getiri (kâr) beklentisiyle hareket etmesiyle tanımlanır. Bu ivazlılık unsuru, ticari dava finansmanını devlet tarafından sağlanan adli yardımdan (legal aid) veya pro bono hukuki destekten ayırır. Finansörlerin ticari motivasyonu, fonlama kararı öncesinde yapılan titiz hukuki ve finansal durum tespitinin (due diligence) temel nedenidir. İstatistiklere göre, finansörler kendilerine gelen başvuruların sadece %3 ile %10'u arasındaki çok küçük bir dilimini finanse etmeye değer bulmakta; yalnızca hukuki temeli son derece sağlam, karşı tarafın ödeme gücünün yüksek olduğu ve tahsilat riskinin düşük olduğu "Kutsal Kâse" (Holy Grail) niteliğindeki davalara yatırım yapmaktadırlar[7].

2.4. Davanın Sonucuna Bağlı Şarta Bağlı Getiri (Non-Recourse Financing)

TPLF'yi geleneksel banka kredilerinden veya ticari borçlanmalardan ayıran en hayati özellik, finansörün getiri hakkının tamamen davanın başarılı bir şekilde sonuçlanmasına ve hükmedilen tutarın fiilen tahsil edilmesine bağlı (şarta bağlı) olmasıdır. Bu finansman modeli hukuken rücu edilemez (non-recourse) niteliktedir. Eğer finanse edilen taraf davayı veya tahkimi kaybederse, finansör yatırdığı tüm sermayeyi kaybeder ve finanse edilen tarafın genel malvarlığına başvurma hakkı bulunmaz. Dava kazanılırsa, finansör sözleşmede önceden belirlenmiş olan kâr payını alır. Bu pay genellikle yatırılan sermayenin belirli bir katı (örneğin yatırılan tutarın 3 veya 4 katı) veya hükmedilen toplam tazminatın belirli bir yüzdesi (genellikle %30 ile %40 arası) olarak formüle edilir.

Bu katı "kazanç/kayıp" (ikili risk) yapısı, uygulamada "Portföy Finansmanı" (Portfolio Funding) adı verilen daha karmaşık finansal türevlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Portföy finansmanında, fon sağlayıcı tek bir davaya değil, bir şirketin veya bir hukuk bürosunun elindeki birbirinden bağımsız birden fazla davanın oluşturduğu bir havuza tek bir sermaye paketi sunar. Bu durumda finansörün getirisi, tek bir davanın sonucuna değil, tüm portföyün genel finansal performansına bağlanır. Böylece finansör riskini çeşitlendirerek dağıtırken, finanse edilen taraf da daha uygun maliyetli bir sermayeye erişim sağlar.

3. Türkiye'de TPLF'nin Maddi Hukuk Çerçevesi: Yasal Boşluğun Yönetimi

Yukarıda bahsedildiği üzere, adalete erişimi artırmak amacıyla geçmişteki yasaklayıcı doktrinlerini iptal eden Common Law ülkelerinin aksine, Türkiye bu spesifik kuruma yönelik tarihsel bir yasak barındırmamaktadır. Benzer şekilde, günümüzde bazı yargı çevrelerinin TPLF'yi düzenlemek için çıkardığı özel kanunlar veya yönetmelikler de Türk hukuk sisteminde mevcut değildir. Türkiye'de üçüncü kişi dava finansmanı ne açıkça yasaklanmış ne de özel olarak düzenlenmiştir. Bu nedenle, TPLF sözleşmelerinin geçerliliği, sınırları ve icra edilebilirliği tamamen genel hukuk prensiplerine tabidir [8].

3.1. Anayasal Temel ve Sözleşme Serbestisi (TBK Madde 26)

Türkiye'de üçüncü kişi dava finansmanının hukuki meşruiyetinin temeli, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 48. maddesinde güvence altına alınan çalışma ve sözleşme hürriyetine dayanmaktadır. Bu anayasal hak, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 26. maddesi ile somutlaştırılarak özel hukuka entegre edilmiştir. TBK Madde 26, "Taraflar, bir sözleşmenin içeriğini kanunda öngörülen sınırlar içinde özgürce belirleyebilirler" hükmünü amirdir.

Türk hukukunda, uyuşmazlığa taraf olmayan bir tüzel veya gerçek kişinin, davanın sonucundan pay alma (veya bir çarpan elde etme) karşılığında yargılama masraflarını finanse etmesini yasaklayan amir bir kanun hükmü bulunmadığından, TPLF sözleşmeleri kural olarak geçerli, bağlayıcı ve icra edilebilir niteliktedir. Bu durum, portföy finansmanı (portfolio funding) gibi daha karmaşık finansman yapıları için de aynen geçerlidir; taraflar, birden fazla uyuşmazlığı kapsayan sepet fonlama anlaşmalarını da sözleşme serbestisi şemsiyesi altında özgürce akdedebilirler.

Dahası, TPLF sözleşmeleri, klasik bir kredi veya tüketici sözleşmesi niteliği taşımadığından, Türk hukukundaki tüketici kredisi kuralları kapsamında da spesifik bir kısıtlamaya tabi değildir. Bu yasal esneklik, Türkiye'yi uluslararası finansörler için cazip bir pazar haline getirmektedir.

3.2. Sözleşme Serbestisinin Sınırları: Kamu Düzeni ve Ahlaka Aykırılık (TBK Madde 27)

Sözleşme özgürlüğü geniş bir hareket alanı sağlasa da sınırsız değildir. TBK'nın 27. maddesi, bu özgürlüğün kesin sınırlarını çizer: "Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür.". Üçüncü kişi dava finansmanı bağlamında, Türk mahkemelerinin (özellikle Yargıtay'ın) denetim mekanizmasının kilit noktası "kamu düzeni" (public order) kavramıdır.

Yabancı mahkeme ve hakem kararlarının Türkiye'de tanınması, tenfizi ve hakem kararlarının iptali süreçlerinde kamu düzeni, hem teoride hem de uygulamada en kritik denetim ölçütüdür. Bir TPLF sözleşmesi, aşağıdaki teorik senaryolarda Türk kamu düzenine veya emredici hukuk kurallarına aykırılık teşkil edebilir:

· Bir finansman sözleşmesi, davanın kazanılması durumunda elde edilecek tazminatın neredeyse tamamını veya makul olmayan derecede yüksek bir yüzdesini (örneğin %90'ını) finansöre bırakacak şekilde düzenlenmişse, Türk mahkemeleri bu durumu ahlaka aykırılık veya tefecilik yasağının etrafından dolanma olarak değerlendirebilir. Böyle bir sözleşme, orantısız güç kullanımı nedeniyle kısmen veya tamamen batıl (geçersiz) sayılabilir.

· Şayet sözleşme, finansöre davanın gidişatı üzerinde mutlak bir diktatörlük yetkisi veriyorsa, örneğin, davacının iradesi hilafına davadan feragat etme veya düşük bir uzlaşma teklifini zorla kabul ettirme yetkisi. Bu durum, finanse edilen tarafın Anayasal hak arama hürriyetinin ve TBK 27 kapsamındaki kişilik haklarının ağır bir ihlali olarak değerlendirilebilir.

· Türk hukukunda, taşınmaz mallar üzerindeki ayni haklardan doğan uyuşmazlıklar ve tarafların iradelerine tabi olmayan işler (örneğin, kira bedelinin tespiti davaları) tahkime elverişli değildir. Yargıtay içtihatlarına göre, kira tespiti hususu doğrudan kamu düzenini ilgilendirdiğinden, bir finansörün bu tür bir uyuşmazlığı tahkim yoluyla çözmeye zorlayan bir sözleşme dayatması hukuken geçersiz olacaktır.

Spesifik bir TPLF mevzuatının yokluğu, fon sağlayıcıların Türkiye'de bir miktar makro-hukuki öngörülemezlikle karşılaşmasına neden olmaktadır. "Adil" bir getirinin veya "kabul edilebilir" bir kontrol mekanizmasının sınırlarını çizen yasal güvenli limanların bulunmaması, tarafları, sözleşmeleri hazırlarken Türk yargıcının esnek "kamu düzeni" konseptini nasıl yorumlayacağını önceden tahmin ederek son derece defansif bir taslak hazırlamaya itmektedir.

4. Mesleki Etik, Avukatlık Kanunu ve Çatışma Noktaları

Türkiye'de üçüncü kişi dava finansmanına ilişkin en karmaşık ve hassas düzenleyici sürtüşme noktası, finansör ile avukat arasındaki ayrımın korunması ve hukuki meslek kurallarının ihlal edilmemesidir. Finansör, genel borçlar hukukuna tabi, denetlenmeyen harici bir ekonomik aktör iken; finanse edilen tarafı temsil eden avukat, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun katı disiplin kurallarına ve Türkiye Barolar Birliği (TBB) Meslek Kuralları'na sıkı sıkıya bağlıdır. Bu ikili yapı, dikkatle yönetilmesi gereken ciddi etik sorunlar doğurur.[9]

4.1. Hasılı Davaya İştirak Yasağı (Pactum de Quota Litis) ve Başarı Ücretleri

Finansörün elde edeceği getiri ile avukatın elde edeceği ücret arasında temel bir hukuki ayrım yapılmalıdır. Roma Hukukundan günümüze miras kalan ve Kıta Avrupası sistemlerinde mesleğin onurunu korumak için tasarlanan pactum de quota litis (hasılı davaya iştirak yasağı), Türk hukukunda halen yürürlüktedir. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 164. maddesinin 3. fıkrası, dava konusu para dışındaki mal ve haklardan bir kısmının aynen avukata ait olacağının kararlaştırılamayacağını açıkça düzenler. Bu durum, avukatın davanın konusuna doğrudan ortak olmasını, yani davaya "iştirak etmesini" yasaklar.

Bununla birlikte, aynı kanunun 164. maddesi, dava değerinin veya hükmolunacak şeyin değerinin yüzde yirmibeşini (%25) aşmamak kaydıyla, avukatın ücretinin dava sonucunda elde edilecek değere oransal (contingency fee) olarak belirlenmesine cevaz vermektedir.

Üçüncü kişi dava finansmanı bağlamında finansör, yargılama sonucunda elde edilen gelirin %30'unu veya %40'ını talep ettiğinde, bu durum Avukatlık Kanunu'nun 164. maddesini veya pactum de quota litis yasağını ihlal etmez. Zira finansör, müvekkilin avukatı sıfatıyla hareket etmemektedir; o, hukuki temsil hizmeti sunan bir meslek mensubu değil, saf bir risk yatırımcısıdır. Bu ayrım, finansörün kanuni ücret tavanlarından ve baro denetiminden muaf olmasını sağlar.

Ancak bu yasal ikilik, ciddi bir düzenleyici arbitraj (regulatory arbitrage) riski yaratır. Eğer bir finansör, davacının avukatına stratejik kararları dikte ediyor, davanın gidişatını fiilen yönetiyor ve uzlaşma şartlarını belirliyorsa; finansör fiili olarak "yetkisiz avukatlık faaliyeti" (unauthorized practice of law) yürütüyor demektir. Bu senaryoda finansör, avukatlığın tüm yetkilerini arka planda (gölge yönetici olarak) kullanırken, Avukatlık Kanunu'nun etik kısıtlamalarından, ücret tavanlarından ve disiplin sorumluluklarından kaçınmış olur.

4.2. Mesleki Bağımsızlık, Sadakat Yükümlülüğü ve Kontrol (Çin Seddi Mekanizması)

Bu tür "gölge yöneticilik" risklerini önlemek için, Türk hukuku ve etik kuralları, finanse edilen üçgen (Finansör - Müvekkil - Avukat) arasında kesin bir güç ayrılığını zımnen emreder. Türk hukukunda avukatların müvekkillerine karşı mutlak bir sadakat ve özen borcu vardır. Avukatlık Kanunu'nun 38. maddesi ve TBB Meslek Kuralları'nın 35. maddesi, avukatların bağımsız mesleki yargılarını bozabilecek veya çatışan çıkarları temsil etmelerine neden olabilecek ilişkilerden kaçınmalarını emreder.

Eğer bir TPLF sözleşmesi, finansöre davanın kontrolünü ele alma, avukatı görevden alma veya müvekkilin iradesine aykırı olarak bir uzlaşmayı reddetme yetkisi veriyorsa, avukat çözümsüz bir etik açmaza sürüklenir. Avukatın hukuki ve felsefi sadakat borcu münhasıran müvekkile (finanse edilen tarafa) karşıyken, ekonomik güç ve faturayı ödeyen taraf finansördür. Bu nedenle, Türk hukukunun etik sınırları içerisinde kalabilmek için, finansman sözleşmeleri, hukuki stratejinin belirlenmesi, avukata talimat verilmesi ve uzlaşma kararlarının alınması gibi esasa ilişkin tüm kontrollerin münhasıran finanse edilen tarafta (müvekkilde) kalmasını garanti altına alacak şekilde tasarlanmalıdır. Finansör ile müvekkil arasına çekilecek sanal bir "Çin Seddi" (Chinese wall), avukatın bağımsızlığının güvencesidir. Doğrudan hukuk bürosuna sermaye aktarımını öngören ve karşılığında büronun kârından pay almayı hedefleyen kurumsal finansman modelleri, Türk hukuku açısından mesleki bağımsızlığı tehlikeye attığı için önemli etik ve yasal sorunlar doğurur.

4.3. Gizlilik ve Avukat-Müvekkil İmtiyazı

TPLF sürecinin en kritik aşaması olan durum tespiti (due diligence), finansörün davanın esasına ilişkin çok gizli belgelere, delillere ve avukatın stratejik analizlerine erişimini zorunlu kılar. Türk hukukunda avukatların sır saklama yükümlülüğü mutlaktır ve süresizdir (Avukatlık Kanunu Madde 36).

Ticari bir üçüncü tarafın bu iletişim çemberine dâhil edilmesi, avukat-müvekkil imtiyazının (legal privilege) zedelenmesi riskini doğurur. Türk hukukunda, bu sürecin sağlıklı yürütülebilmesi için finansör ile masaya oturulmadan önce son derece katı Gizlilik Sözleşmelerinin (Non-Disclosure Agreements / NDA) akdedilmesi şarttır. Uluslararası standartlara uygun olarak, usulüne uygun yapılandırılmış bir gizlilik anlaşması çerçevesinde bilgi paylaşımının, avukat-müvekkil gizliliğinden feragat anlamına gelmediği, bunun salt finansman elde etme amacıyla yapılmış meşru bir ticari faaliyet olduğu kabul edilmektedir.

5. Türk Mahkemelerinde Usuli Dinamikler: İfşa, Masraflar ve Teminat

Finanse edilen bir uyuşmazlık Türk yerel mahkemelerine intikal ettiğinde, üçüncü kişi finansörün varlığı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) tarafından belirlenen usuli mekanizmalarla doğrudan etkileşime girer. Türkiye'de adalete erişimi kolaylaştıran UYAP (Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi) gibi dijital altyapıların ve COVID-19 sonrası yaygınlaşan e-duruşma (sanal duruşma) sistemlerinin varlığı, hukuki süreçlerin şeffaflığını ve hızını artırmakta, bu da davaların takibini finansörler açısından daha izlenebilir hale getirmektedir.

5.1. Açıklama (İfşa) Yükümlülüğünün Yokluğu

Türk iç hukuk yargılamalarında, davacı veya davalının mahkemeye yahut karşı tarafa bir üçüncü kişi finansman sözleşmesinin varlığını veya finansörün kimliğini resen açıklama (ifşa etme) gibi yasal bir zorunluluğu bulunmamaktadır. Finansör, yargılamanın konusu olan maddi hukuki ilişkinin tarafı olmadığından, onun varlığı kural olarak davanın esası açısından usulen "ilgisiz" (irrelevant) kabul edilir. Karşı taraf, TPLF'nin varlığının mahkemece tespit edilmesini talep edebilirse de, HMK'da standart bir hukuk davasında finansman sözleşmesinin ticari şartlarının (örneğin finansörün yüzde kaç pay alacağının) mahkemeye sunulmasını zorunlu kılan bir usul mekanizması yoktur.

5.2. Masrafların Tahsisi: "Kaybeden Öder" Prensibi

Türkiye'de yargılama giderlerinin tahsisi, katı bir "kaybeden öder" (costs follow the event) prensibine dayanır. HMK uyarınca, davacının davası kabul edilirse, başlangıçta yatırılan harçlar, tebligat giderleri ve bilirkişi ücretleri gibi resmi yargılama giderleri davalıdan tahsil edilerek davacıya verilir.

En önemlisi, mahkeme, davayı kazanan taraf lehine, her yıl Türkiye Barolar Birliği tarafından yayımlanan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'ne (AAÜT) göre hesaplanan nispi bir yasal vekalet ücretine (statutory attorney fee) hükmeder. Ancak, mahkemece hükmedilen bu resmi yasal vekalet ücreti, genellikle tarafın kendi avukatına serbest piyasa koşullarında ödediği gerçek ticari ücretten (actual fee) önemli ölçüde düşüktür.

Finanse edilen bir davacı için bunun iki önemli sonucu vardır: Birincisi, kazanma durumunda karşı taraftan tahsil edilen yasal ücretler ve masraflar, davacının toplam masraf yükünü hafifleterek finansörün pay alacağı net tazminat havuzunu dolaylı olarak büyütür. İkincisi, davacının kaybetmesi durumunda, davacı karşı tarafın yasal vekalet ücretini ve mahkeme masraflarını ödemekle yükümlü olur (adverse costs). Kapsamlı bir TPLF sözleşmesi, bu karşı taraf masraflarının finansör tarafından üstlenilip üstlenilmediğini açıkça düzenlemelidir. Finansörler genellikle bu spesifik riski bertaraf etmek için finanse edilen taraftan Olay Sonrası Sigortası (ATE) yaptırmasını talep ederler; zira finansörün asli amacı sadece davacının kendi masraflarını karşılamak, kaybedilen bir davada sürpriz bir borç altına girmemektir.

5.3. Masraflar İçin Teminat (Cautio Judicatum Solvi)

Yabancı davacıların Türkiye'deki hukuki süreçlerinde karşılaştıkları en büyük usuli engellerden biri, masraflar için teminat (security for costs) yatırma zorunluluğudur. 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'un (MÖHUK) 48. maddesi uyarınca, Türk mahkemelerinde dava açan, davaya müdahil olan veya icra takibi başlatan yabancı gerçek ve tüzel kişiler, yargılama ve takip giderleri ile karşı tarafın muhtemel zarar ve ziyanını karşılamak üzere mahkemenin belirleyeceği miktarda teminat göstermek zorundadır.

Mahkemenin takdirine bağlı olan bu nispi teminat tutarı, yabancı davacılar üzerinde devasa bir likidite baskısı (monetary burden) yaratabilir. Ancak, Türkiye ile davacının uyruğunda bulunduğu devlet arasında sözleşmesel, kanuni veya fiili karşılıklılık (mütekabiliyet) varsa, mahkeme davacıyı bu yükümlülükten muaf tutmak zorundadır.

TPLF ile masraflar için teminat kurumu arasındaki etkileşim, küresel çapta yoğun bir tartışma konusudur. Bir davalı, davacının arkasında bir üçüncü kişi finansör olduğunu keşfettiğinde, genellikle bu durumu mahkemeye veya hakem heyetine sunarak teminat talep eder. Davalının temel argümanı şudur: "Davacı dış finansmana muhtaçtır, dolayısıyla mali açıdan acz içindedir (impecunious). Davayı kaybedersek, masraflarımızı ondan tahsil edemeyiz, finansör ise çekip gider.". Buna karşılık davacılar, bir fon sağlayıcının varlığının davanın zayıf veya asılsız olduğunu değil, tam aksine sofistike bir finansal kuruluşun ciddi bir due diligence yaptığını ve davanın kazanılma ihtimalinin son derece yüksek olduğunu kanıtladığını savunurlar. Uluslararası yatırım tahkiminde RSM v. Grenada gibi nadir davalarda heyetler TPLF'nin varlığını teminat kararı için bir unsur olarak değerlendirmiş olsa da , Türk yerel mahkemeleri, salt bir kurumsal finansman mekanizması olan TPLF'nin varlığını davacının acz içinde olduğunun mutlak bir kanıtı olarak görmezler ve talepleri MÖHUK 48'in katı yasal ve diplomatik mütekabiliyet kriterleri çerçevesinde değerlendirirler. [10]

6. Türkiye'de Ulusal ve Uluslararası Tahkim Çerçevesinde TPLF

Türkiye, yerel uyuşmazlıklarda TPLF uygulamalarıyla yeni yeni tanışırken, bu sektörün Türkiye'deki asıl büyüme motorunu tahkim (arbitration) oluşturmaktadır. Türkiye, Milletlerarası Tahkim Kanunu'nu (MTK - UNCITRAL Model Kanunu'na dayanarak) yürürlüğe koyarak ve İstanbul Tahkim Merkezi (ISTAC) ile İTOTAM gibi modern kurumların büyümesini teşvik ederek kendisini yerel ve uluslararası tahkim için öncü bir merkez olarak konumlandırmak için yoğun çaba sarf etmektedir.

TPLF'nin Türk tahkim pratiğine entegrasyonu, öncelikle hakem bağımsızlığı, ifşa yükümlülüğü ve masrafların tahsisi etrafında dönen karmaşık usuli dinamikleri beraberinde getirmektedir.

6.1. Hakem Tarafsızlığı ve İfşa (Açıklama) Zorunluluğu

Sabit ve devlet tarafından atanan yerel mahkeme hakimlerinin aksine, hakemler taraflarca seçilir ve genellikle diğer davalarda taraf vekili olarak da görev yapmaktadırlar.. Dünya çapında aynı anda düzinelerce davayı finanse edebilen devasa üçüncü kişi finansörlerin tahkim sürecine dâhil olması, gizli çıkar çatışmaları (conflicts of interest) riskini en üst düzeye çıkarmaktadır. Örneğin, İstanbul merkezli bir tahkimde görev yapan bir hakem, tesadüfen aynı üçüncü kişi finansör tarafından desteklenen bambaşka bir uluslararası davada taraf vekili olarak görev yapıyor olabilir. Bu durum, hakemin tarafsızlığını ve bağımsızlığını gölgeleyebilmektedir.

Tahkim sürecinin meşruiyetini korumak ve verilecek hakem kararının kamu düzenine aykırılık gerekçesiyle (MTK Madde 15 uyarınca) iptal edilmesini önlemek için şeffaflık şarttır.

ISTAC tahkimlerinde sıklıkla referans alınan Milletlerarası Barolar Birliği (IBA) 2014 Milletlerarası Tahkimde Çıkar Çatışmalarına İlişkin Kılavuz, hakemler ile uyuşmazlığın sonucunda "doğrudan ekonomik menfaati" bulunan kuruluşlar (bu tanım doğrudan üçüncü kişi finansörleri kapsar) arasındaki ilişkilerin açıklanmasını zorunlu kılmaktadır. ISTAC Kuralları'nın 12. maddesi de hakemlerin bağımsızlık ve tarafsızlık gerekliliklerini sıkı bir şekilde düzenler. Dahası, Türk tarafların sıkça başvurduğu 2021 ICC Kuralları (Madde 11/7) ve 2022 ICSID Kuralları (Madde 14), tahkimin en erken aşamasında finansörün varlığının ve kimliğinin heyete bildirilmesini emredici bir kural olarak düzenlemiştir.

6.2. CIArb 2025 Kılavuzu: Türk Pratiği İçin Yeni Bir Yol Haritası

Bağlayıcı bir yerel mevzuatın yokluğunda, Chartered Institute of Arbitrators (CIArb) tarafından Eylül 2025'te yayımlanan "Milletlerarası Tahkimde Üçüncü Kişi Finansmanı Rehberi"[11], tahkim yeri Türkiye olan uyuşmazlıklar için kritik ve yönlendirici bir yol haritası (soft-law aracı) olarak işlev görmektedir. Bu kılavuz, uluslararası en iyi uygulamaları sistematik hale getirerek dört temel ilke sunar ve Türk uygulayıcılar için bir nevi düzenleyici ikame işlevi görür:

  1. Açıklama (İfşa) ve Hakemlerin Bağımsızlığı: Kılavuz, gizli çıkar çatışmalarını önlemek için finanse edilen tarafın finansörün varlığını ve kimliğini hakem heyetine, karşı tarafa ve tahkim kurumuna derhal bildirmesini zorunlu kılar. Ancak burada kademeli (incremental) bir yaklaşım benimsenmiştir: Finansörün kimliğini açıklamak mecburi iken, finansman sözleşmesinin yüksek gizlilik içeren ticari şartlarının (örneğin finansörün net yüzde kaç pay alacağı) ifşa edilmesi, ortada tahkimin kontrolüne dair spesifik bir kriz yoksa gereksiz kabul edilmektedir.

  2. Yargılama Sürecinin Yönetimi ve Uzlaşma: Kılavuz, davanın stratejisi, usuli kararlar, davadan feragat veya uzlaşma gibi konularda yetkinin tamamen finanse edilen tarafta (müvekkilde) ve onun avukatında kalması gerektiğini kesin bir dille vurgular. Bu kural, Türk Avukatlık Kanunu'nun dayattığı etik bağımsızlık prensipleriyle birebir örtüşmektedir. Finansörün makul bir uzlaşmayı reddederek süreci kilitlemesi ihtimaline karşı, kılavuz, bağımsız bir uzmanın atanması veya finansörün payının satın alınması gibi mekanizmalar önerir.

  3. Gizlilik ve Avukat-Müvekkil İmtiyazı: Kılavuz, usulüne uygun yapılandırılmış Gizlilik Sözleşmeleri (NDA) altında finansörle belge paylaşımının, avukat-müvekkil gizliliğinden veya hukuki imtiyazdan (legal privilege) feragat anlamına gelmeyeceğini teyit ederek, Türk avukatları katı sır saklama yükümlülükleri konusunda rahatlatmaktadır.

  4. Masraflar ve Masraflar İçin Teminat: TPLF'nin varlığının tek başına finanse edilen tarafın mali acz içinde olduğunu kanıtlamaya yetmeyeceği ilkesi benimsenmiştir. Kılavuz, karşı taraf vekalet ücreti riskine karşı finanse edilen tarafın bir ATE sigortası (Olay Sonrası Sigortası) yaptırmış olmasını, masraflar için teminat taleplerini reddetmek adına güçlü bir argüman olarak kabul eder.

Tahkim yeri Türkiye olan uyuşmazlıklarda hakem heyetleri, CIArb 2025 Kılavuzuna atıfta bulunarak, TPLF'nin yarattığı usuli karmaşayı şeffaflıkla yönetebilir ve Türk tahkiminin küresel standartlara entegrasyonunu güvence altına alabilirler.

7. Makroekonomik Etkiler, Doğrudan Yabancı Yatırım (FDI) ve Vergisel Karakterizasyon

Üçüncü kişi dava finansmanının Türkiye'deki operasyonel mekanikleri yalnızca usul veya borçlar hukuku merceğinden değerlendirilemez; bu kurum, temelde makroekonomik faktörler, sınır ötesi sermaye hareketleri ve karmaşık vergi mevzuatı tarafından şekillendirilmektedir. Özel hukuka ilişkin karmaşık ticari davaların yüksek maliyeti, Türkiye'deki kur dalgalanmaları ve enflasyonist baskılarla birleştiğinde, büyük holdingler ve şirketler için yargılama maliyetlerini bilançolarının dışında (off-balance-sheet) tutma ihtiyacını doğurmuştur. Günümüzde şirketler TPLF'yi sadece yoksul davacıların bir cankurtaranı olarak değil; kurumsal finansman, risk dağıtımı ve likidite muhafazası (corporate finance and liquidity) için sofistike bir stratejik araç olarak görmektedir.

7.1. Doğrudan Yabancı Yatırım ve Sermaye Akışları

Türkiye'deki yerel TPLF pazarının henüz tam olarak olgunlaşmamış olması nedeniyle, yüksek meblağlı finansmanların ezici bir çoğunluğu uluslararası fon sağlayıcılar (örneğin Londra, Cenevre veya New York merkezli kurumlar) tarafından Türk şirketlerine dışarıdan sermaye enjeksiyonu olarak sağlanmaktadır. Türk hukukuna göre, yabancı yatırımcıların Türk gerçek veya tüzel kişilerine finansman sağlaması, 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu (DYY Kanunu) kapsamında değerlendirilmektedir.

DYY Kanunu, yabancı yatırımcıları koruyan liberal bir çerçeve sunarak kârların, ücretlerin ve telif haklarının Türkiye dışına serbestçe transfer edilmesini güvence altına alır. Ancak, yargılama sonucunda elde edilecek tazminattan finansörün payına düşen kısmın (getirinin) yurt dışına transfer edilebilmesi için, finansman sözleşmesinin Türk Merkez Bankası'nın sermaye transfer protokollerine uygun olarak titizlikle yapılandırılması gerekmektedir.

7.2. Vergisel Karakterizasyon Çıkmazı

TPLF'nin Türkiye'deki en belirsiz ve çözülmemiş yasal boyutu, kuşkusuz vergi muamelesidir. Üçüncü kişi dava finansmanı, geleneksel borç (debt) veya özkaynak (equity) tanımlarına tam olarak uymayan egzotik bir finansal araç olduğundan, finansörün elde edeceği getirinin vergilendirilmesi Türk vergi mevzuatında açıkça düzenlenmemiştir. Sonuç olarak, finansörün gelirine uygulanacak vergi rejimi, sözleşmenin hukuki nitelendirmesine ve ekonomik özüne bağlı olarak vaka bazında (case-by-case) değerlendirilmek zorundadır.

Getirinin hukuken nasıl nitelendirileceği, stopaj vergileri, kurumlar vergisi ve Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşmalarının (ÇVÖA - DTTs) uygulanabilirliği üzerinde doğrudan ve derin sonuçlar doğurabilir.

Açık bir yasal yönlendirmenin ve yerleşik bir yargı içtihadının olmaması, Türkiye pazarında faaliyet gösteren tarafların işlemi yapılandırmadan önce uzmanlaşmış vergi danışmanlığı almalarını ve Gelir İdaresi Başkanlığı'ndan özelge (mukteza) talep etmelerini zorunlu kılmaktadır. Finansman yapısının yanlış kurgulanması, ciddi vergi kayıplarına (tax leakage) yol açarak tüm finansman anlaşmasının ticari uygulanabilirliğini yok edebilir.

7.3. Kurumsal Bir Araç Olarak Portföy Finansmanı ve Gelecek Projeksiyonu

Türk şirketler kesiminin uluslararası ticarete giderek daha fazla entegre olması, portföy finansmanı gibi daha ileri düzey finansal yapıların Türkiye pazarına girmesine zemin hazırlamıştır. Tek bir davanın kaybedilmesiyle tüm sermayenin yok olduğu (binary risk) tekil dava finansmanının aksine, portföy finansmanı bir finansörün büyük bir Türk holdingi veya hukuk bürosu için birden fazla uyuşmazlığı kapsayan bir paket fon sağlamasına olanak tanımaktadır.

Türk hukuku perspektifinden bakıldığında, portföy dava finansmanını kısıtlayan hiçbir yasal düzenleme yoktur. TBK Madde 26'daki sözleşme özgürlüğü ilkesi, bu tür çok katmanlı, riskin paylaşıldığı sözleşmelerin yapılmasına tamamen müsaittir. Finanse edilen şirketler için portföy finansmanı, sermaye maliyetini düşürür; çünkü finansörün riskinin çeşitlenmesi, talep edilen getiri oranının aşağı çekilmesi anlamına gelir. Önümüzdeki yıllarda, sistemik ticari uyuşmazlıklar yaşayan veya birden fazla uluslararası tahkim süreci yürüten Türk şirketleri için portföy finansmanının hakim TPLF modeli olması öngörülmektedir.

Sonuç

Türkiye'de Üçüncü Kişi Dava Finansmanını (TPLF) düzenleyen hukuki çerçeve, bariz bir yasal sessizlik (legislative silence) ile karakterize edilmekte olup, operasyonel varlığını Türk Borçlar Kanunu'nun esnek sözleşme özgürlüğü prensibinden almaktadır. TPLF'ye özgü (sui generis) bir mevzuatın yokluğu, bir yandan finansal inovasyona ve esnekliğe geniş bir alan sağlarken; diğer yandan denetim ve düzenleme yükünü, bu kurumun sınırlarını "kamu düzeni", "ahlaka aykırılık" ve "meslek kuralları" gibi soyut kavramlar üzerinden çizmek zorunda kalan yerel mahkemelere ve hakem heyetlerine yüklemektedir.

TPLF'nin temel yapısal unsurları, dışarıdan bir ekonomik aktörün, rücu edilemez ve şarta bağlı bir getiri karşılığında yargılama masraflarını üstlenmesi, kural olarak Türk hukukunu ihlal etmez. Dahası, Türk Avukatlık Kanunu'nda yer alan ve avukatın davanın konusuna ayni olarak ortak olmasını yasaklayan katı hasılı davaya iştirak yasağı (pactum de quota litis), yalnızca avukatlık mesleğini icra edenleri bağladığından; harici bir finansal varlık olan TPLF fonlarının, hükmedilecek nihai tazminattan yüzdelik bir pay almak üzere sözleşme yapmasının önünde yasal bir engel oluşturmaz. Ancak bu ikili yapı, finansörün davanın fiili kontrolünü ele geçirerek "yetkisiz avukatlık" yapmasını önlemek ve avukatın müvekkile (finanse edilen tarafa) karşı mutlak sadakat yükümlülüğünü korumak adına, finansman sözleşmelerinin son derece titiz, güçler ayrılığına riayet eden bir mimariyle (Chinese walls) kurgulanmasını şart koşmaktadır.

Usul hukuku cephesinde ise, Türk mahkemelerindeki masrafların tahsisi mekanizmaları ve masraflar için teminat (cautio judicatum solvi) yükümlülükleri, finanse edilen taraflarca dikkatle yönetilmesi gereken taktiksel alanlardır. Türk hukukunda bir finansörün varlığı tek başına davacının mali acz içinde olduğunun kanıtı sayılarak otomatik bir teminat kararı verilmesini gerektirmese de, davalılar için yeni bir savunma vektörü yarattığı açıktır. Türkiye'nin, özellikle ISTAC gibi kurumların öncülüğünde hızla genişleyen tahkim sektöründe, üçüncü kişi sermayesinin hakem bağımsızlığını zedelememesi, gizliliği ihlal etmemesi ve yargılamayı çıkmaza sokmaması için uluslararası soft-law metinlerinin, spesifik olarak IBA 2014 Kılavuzu ve kapsamlı CIArb 2025 Kılavuzu'nun, entegrasyonu hayati bir profilaktik koruma sağlamaktadır.

Nihayetinde, TPLF'nin Türkiye'deki geleceği hukuki öngörülebilirliğin tesis edilmesine bağlıdır. Pazar olgunlaştıkça, finansör getirilerinin vergi mevzuatı karşısındaki karakterizasyonu ve Yargıtay'ın "kamu düzeni" kavramını aşırı finansör kârları bağlamında nasıl yorumlayacağı, Türk hukuk piyasasına yönelecek yabancı sermayenin hacmini doğrudan belirleyecektir. Sözleşmeler hukuku, mesleki etik ve uluslararası tahkim standartlarının kesişim noktası dikkatle koordine edildiği takdirde, Üçüncü Kişi Dava Finansmanı, Türkiye'de ticari adalete erişimi demokratikleştirme ve hukuki ihtilafları bilançolardaki donuk yükümlülüklerden, finanse edilebilir yönetilebilir kurumsal varlıklara dönüştürme potansiyelini güçlü bir biçimde barındırmaktadır.

Kaynakça


[1] Solas, G.M. (2019) Third Party Funding: Law, Economics and Policy. Cambridge: Cambridge University Press; Fabrizio, C. L., & Patel, H. (2025). Litigation finance under scrutiny: Navigating mandatory disclosure and risks of funder influence. Harvard Business Law Review, 15(1), 313–324. https://journals.law.harvard.edu/hblr/wp-content/uploads/sites/87/2025/03/07_HLB_15_1_FabrizioPatel313-324.pdf

[2] Karlı, M., Bilgin, S. C., Aküzüm, U., Motugan, M., & Atalay, H. O. (2025). Turkey: Litigation funding 2025. Lexis Middle East.

[3] Blackaby, N., & Wilbraham, A. (2018). Third-party funding in investment treaty arbitration. In K. Yannaca-Small (Ed.), Arbitration under international investment agreements: A guide to the key issues (2nd ed., pp. 698–723). Oxford University Press. https://www.itd.or.th/wp-content/uploads/2019/09/Annex-4-N.-Blackaby-et-al-Third-Party-Funding-in-Investment-Treaty-Arbitration-in-Yannaca-Small-698-723-1-1.pdf

[4] Veljanovski, C. (2011). Third party litigation funding in Europe. Law & Economics Center. https://masonlec.org/site/files/2011/05/veljanovsk.pdf

[5] Veljanovski, C. (2011); Solas, G. M. (2019). A comparative overview. içinde Third party funding: Law, economics and policy (pp. 15–122). Cambridge University Press. https://doi.org/10.1017/9781108628723.002

[6] Trusz, J. A. (2013). Full disclosure? Conflicts of interest arising from third-party funding in international commercial arbitration. Georgetown Law Journal, 101(6), 1649–1682.

[7] Solas, G. M. (2019). A comparative overview. In Third party funding: Law, economics and policy (pp. 15–122). Cambridge University Press. https://doi.org/10.1017/9781108628723.002

[8] Aküzüm, U. (2021). Dava fonlama: Kavram, adalete erişim, hukuki & etik sorunlar. Hukuk Akademisi Yayınları.

[9] HIZIR, Serdar, “Yargılamaların Kitle Fonlaması Yoluyla Finansmanı”, Ankara Barosu Dergisi, Nisan 2026, Cilt: 84, Sayı: 2, s. 1167- 1221.

[10] Uchkunova, I., & Temnikov, O. (2015, 10 Şubat). Security for costs in ICSID arbitration. Kluwer Arbitration Blog. https://legalblogs.wolterskluwer.com/arbitration-blog/security-for-costs-in-icsid-arbitration/; Zorlu, S. Y. (2019). The effect of third party funding on ordering security for costs in international investment law. King’s Student Law Review. https://blogs.kcl.ac.uk/kslr/files/2019/10/Suleyman-YZ.pdf; RSM Production Corporation v. Grenada, ICSID Case No. ARV/05/14, Award (March 13, 2009). Jus Mundi. https://jusmundi.com/fr/document/decision/en-rsm-production-corporation-v-grenada-award-friday-13th-march-2009

[11] Chartered Institute of Arbitrators. (2025). CIArb guidelines on third-party funding. https://www.ciarb.org/media/xbbegf1e/guidelines-on-third-party-funding_-published-final.pdf